Sayfalar

8 Aralık 2010 Çarşamba

game over!

artık ilişkiler ve ilişememekle ilgili yazılan, çizilen, yaşanan şeylerden o kadar sıkıldım ki, birkaç defa okunmuş bir kitap gibi çoktan rafa kaldırmıştım konuyu. ne bu konularda yazılan şeylere karşı bir ilgi duyuyorum, ne de kendim benzer şeyler yazıyorum. çünkü o kısım kocaman bir boşluk. bu boşluğu bazen 2 kadeh devirdiğimde, bazen uma thurman "duygularımız olmadan hepimiz birer makineyiz" dediğinde "evrene olumlu mesajlar göndermek lazım magnet!" diyerek sevgi pıtırcığına bağlayıp, kimi zaman da "ne evrenmiş arkadaş bağır, çağır duymadı senelerdir. zaten kendimden başka da kimseyi sevemiyorum aslında" diyerekten kimi içten, kimi inanmaya çalışırken kendimi yakalayarak doldurmaya çalışıyorum. ailemden ayrılmamla beraber yavaş yavaş kendim istediğim için değil de, ailem istediği için evlenmeyi arzuluyormuşum uyanışını da yaşadıktan sonra sadece beni ilgilendiren, çözülmeden rafa kaldırmamdan ötürü kimseyi etkilemeyecek bir durum. ihtiyaç duyarsam yine raftan alıp göz atarım sayfalarına. ama çözülemeden gündemden kalkmış olması kimseyi negatif etkilemez.
birkaç gündür 20'lerimin başlarındaki ruhaliyetimi hatırlamaya çalışıyorum. kutuları açtım. eski günlükümsü karalamalarımı okuyorum. nelerle ilgilendiğimi, dünyaya nasıl baktığımı yakalamaya çalışıyorum falan. o dönemde ne kadar idealist, hedefleri ve kariyer planları olan, hırslı bir yeni mezunmuşum. uzun süreli bir ilişkinin göbeğinde -ilişki dediysem, haftanın bir günü buluşma şeklinde- en büyük sıkıntısı gece dışarı çıkarken ne uydursam acaba olan, bir yandan da ailede yaşanan krizlerden mümkün olduğunca uzak durmaya çalışan bir küçük kız. iş yerinde uğradığı ilk tacizde dünyası başına yıkılan, etrafta gördüğü aldatma, kazıklama, yalan söyleme gibi olağan durumlara şaşkınlıkla, hatta çok zaman tepki veremeyecek kadar şaşkınlıkla bakıp evde kendini ağlaya ağlaya paralayan "allam bu ne biçim dünya, batsın bu dünya" şeklinde kendini bunalımdan bunalımlara atan, nerelere kaçacağını bilemeyen gerçekten küçük bir kız.
şu sıra bu konulara neden bu kadar kafa yoruyorum biliyor musunuz? birkaç gün önce 21 yaşında Almanya'da tıp okuyan kuzenimin İzmit'te yaşayan bir hanzo ile evlenmeye ve eğitimini bırakıp Türkiye'ye dönmeye karar verdiğini öğrendik. olayın aile içindeki yansımaları, ucu bucağı gelmeyen konuşmalar, konuşamamalar, yarattığı şok, herifi gugılladıkça, fotoğraflarını gördükçe ve veriler ulaştıkça  hanzoluğu konusunda biraz daha emin olduğum halde bir kısım aile üyesi tarafından "bu işi bozacak kötü kadın" olarak görülmem yapmaktan vazgeçmeyeceğim konuşmayı tekrar tekrar gözden geçirmeme neden oldu da bu yüzden. çocukla ilgili kesinlikle olumsuz birşey söylememem gerekiyordu. her ne kadar kuzenim simitçi, kahveci, gazozcu şeklinde ayrım yapmadan takıldığı için kara kıllı Türk erkeklerinde ne bulduğunu  bir türlü anlayamadığımız avrupalı hatunlar gibi olsa da beğeni onun beğenisiydi. çocuğun sahtekarın ve seviyesizin teki olduğunu da söyleyemezdim. bu durum hem çocuğa daha çok sarılmasına, hem de aile büyükleri tarafından "evde kaldığı için küçük kardeşini çekemeyen kuzen" kimliğimin onaylanmasına izin vermek olurdu ki, sırf anneciğim üzülmesin diye bunu göze alamazdım.
izmit'in ne kadar kapalı bir yer olduğundan, oradaki yaşantısını izmit gibi bir yerde  sürdürebileceğinden emin olup olmadığından, arabasının olmamasının, minik etek giyememesinin, takma tırnak takamamasının onu üzüp üzmeyeceğini düşünüp düşünmediğenden başlayıp, en son hayatta tek görüp göreceği erkeğin o adam olması konusunda ne kadar emin olduğuna kadar sırayla güzel güzel geldik.
"abla doğru erkeği bulmak için illa herkesin 10-15 adamla çıkması mı gerekiyor? ya ben şimdi bulduysam?" sorusu hala evli olmadığınız için akrabalar arasında "herkesle gezip tozduğu için evde kalmış kız kurusu" etkisi yaptığından, 21 yaşındaki veledin bile sizin sicilinizi temiz görmediğiyle yüzleşiyorsunuz. bir kez daha ve bir kez daha. bir yanım "evlen de gör lan anyayı konyayı" derken, öbür yanım "belki caydırabilirdim" düşüncesiyle yarıda kalacak eğitime içi cız ederek ilk defa mutlu bir evliliği olan bir kadın olarak konuşmak istedi kuzeniyle. mutlu olması bile şart değildi hatta. bildiğin evlilik işte.
yıl 2010. NASA'nın son ataklarının da etkisiyle birkaç yıl içinde "merhaba ben dost" demeyi beklerken, sırf yalnız bir kadın olduğun için bacak kadar çocuk üstünde bile lafının itibarı olmuyor işte. ben böyle örümcek kafaların içine sıçayım!

5 yorum:

bozbek dedi ki...

ok yaydan çıkmış bir kere.. Bi tarafınızı da yırtsanız, (sadece sen değil , evlilikte en tecrübeli aile ferdi bile)o hanzoluğu ve yediği bokun aptallığını görmeyecektir. Ok yaydan çıkmış bir kere..Gördüğü zaman ise çok geç oluyor ama yapacak bişey yok.

Benim nacizane tavsiyemi ilet lütfen o sevgi kelebeğine. Hani düğünden bir kaç gün önce ola ki aklı başına gelirse, bu saatten sonra vazgeçilmez demesin hemen koparsın zincirleri..Çünkü akıl o aralar bi başa geliyor tecrübe ile sabit..

Olé dedi ki...

ya sen kendini uzuyorsun, yalniz kadinim diye beni dinlemiyor diye, emin ol yillarin tecrubesini bile dinlemez o. konunun seninle alakasi yok. onemli olan buyukleri basini taslara vurdugunda, sana "ben soylemistim." demeyiz, sakin kendini caresiz hissetme, inceldigi yerden kopar desinler. nerden bulmus o hanzoyu ya? yazlik yerde mi?

Coşkun Hürsel dedi ki...

Bilimsel olarak çözülmüş bir problem bu aslında.

Diyelim bir kıza birbiri ardına talipler geliyor. O da her birini "ya bir sonraki bundan daha iyiyse?" diyerek reddediyor. Sonunda "ne doktorlar mühendisler istedi beni de, varmadım" moduna giriyor. Bu kız ne yapmalı? Cevabını uzmanlar araştırmış bulmuş.

Kız, karşısına çıkacak muhtemel koca adayı sayısını tahmin edecek önce. Diyelim 100 kişi. Bu 100 kişiden yaklaşık ilk 37'sini tartacak biçecek, ama hepsini reddedecek. Bu talihsiz arkadaşlar, "kontrol grubu" oluyor. Bu grup içinde en beğendiği kimse, onu referans alacak. Ondan sonra karşısına çıkan erkeklerden hangisi o referanstan daha iyiyse, o anda o erkeğin kollarına atılacak. Bu 38inci de olabilir, 100üncü de, ama bu stratejiyi izlerse, "istatistiksel" olarak, karşısına çıkan erkekler arasından en iyisini bulma olasılığını "maksimize" etmiş oluyor.

37 nerden çıktı diyorsanız, Euler diye meşhur bir matematikçi var, onun adını taşıyan bir Euler sabiti var, 2.718... diye gidiyor. 100'ü bu sabite bölüyorsunuz, reddedilmesi gereken erkek sayısı çıkıyor karşınıza.

"Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir" diyorsanız, ben size hakikat yolunu gösteriyorum işte!

(Daha fazla bilgi için:
http://aneconomiceye.com/2009/05/24/how-to-snag-the-best-mate-solving-the-spousal-optimization-problem/)

mgntwmn dedi ki...

ole evet yazlık yerden. nerden bildin nerden? :)

Coşkun Hürsel şaka ise gülemedim, değil ise bilemedim.

Coşkun Hürsel dedi ki...

mgntwmn, şaka değil gerçek ama ben espri olsun diye yazdım:) İşte, o matematikçi, bilim adamı diye yücelttiğimiz kelli felli şahıslar, insanlığa bir faydamız dokunsun diye böyle işler yapıyorlar:)