Sayfalar

31 Aralık 2010 Cuma

goodbye 2010. I luv u

geldik hesap kitap gününe. zamanı bölümlere ayırıp o belirli bölümler tamamlandığında ister istemez geriye dönüp bakma isteği oluyor insanda.

annem kendini baştan yaratıyor
dün annem ofise ziyaretime geldi. özellikle yıl bitmeden beni görmek istemiş. yeni kararlar almış. etrafındaki herkese bu kararları bildiriyormuş. değişikliğine şaşırmayaymışız. artık hiç birşeyi içinde tutmayacak, hemen söylecekmiş. kendine de daha çok vakit ayıracakmış. bla bla bla... bıyık altından güldüm ama o yaşta hala kendiyle hesaplaşıp, beğenmediği yanlarını ne kadar becereceğini bilemesem de düzeltmeye çalışması hoşuma gitti.

ah etme ne olur, döner seni bulur!
beni terkeden eski bir sevgilimin yeni sevgisi tarafından terketmekten beter edildiğini öğrendim. eşe dosta "magnet'in ahı mı tuttu acaba" diyormuş. ilk zamanlar ah ettiğimi hatırlıyorum. küfürün bini bir paraydı. ancak sonra her zaman olduğu gibi asıl hatalının o değil ben olduğumu anladığımda nefretimi kendime yöneltmiştim. en zoru bunu kabul etmek olmuştu. insan kendinden nefret edince nereye kaçacağını bilemiyor. hatta ah ettiğimi hatırladığımda tövbe bile ettim. ancak hep öyle olur ya, zaman geçtikçe konu önemini yitirir ve kendisiyle ilgili kötü bir haber aldığınızda ağzınız dola dola "oh olsun" diyemezsiniz. kendisi için bir dilekte bulunma hakkım varsa, daha uzun ve daha dolu dolu deneyimler diliyorum. en az 8 ay bir hatunla aynı evde yaşasın mesela. o zaman göreceğim ben onun dötünü.

arkalimle ben
bu yılın en büyük kaybı. biz birbirimizi kaybettik. dün farkettim ki silmiş beni heryerlerden. sevgili acısından beter arkadaş acısı. rüyalarıma giriyor sürekli. ancak yanyana da olamıyoruz demek ki. güzel ve bebekli bir yıl olsun onunki.

işler tıkırında
bugün çok büyük bir projemin onayı geldi. ayrıca küçük bir işi reddettim. "müşteri seçiniz. bu seçimler size para kazandırır" mottosunun sonuna kadar arkasındayım.

gönül işleri
bu senenin benim için ilişki konusundaki özelliği hiç ilişkimin olmadığı neredeyse ilk senem olması. ben yalnızlığımı sevdim o da beni sevdi sağ olsun. ole'nin tokatlarından sonra "10 dönüm bostan, yan gel osman" şeklinde keyifle devam ettirdiğim yalnızlığımı bu kadar sevmemem gerektiğini, senem sayesinde hayatıma giren her adam için ilk yaptığım tanımlamanın "düzgün biri" olduğunu üzülerek kabul ettim. yeni yılda ilişki yaşamak için ve adamları "düzgün biri" olarak tanımlamamak için -bilinçaltı hala yaralanacağını düşünüyor sanırım!!-çaba gösterme konusunda hazırola geçiyorum.

başkaca da kayda değer birşey olmadı 2010'da. yolda olan haberlerim var. bi' kesinleşsin, onlar da 2011'e kalsın. biz tüm teklifleri reddedip senem'le evimizde takılacağız. kimseyi beklemeyiz. ben satışımı da yapmış olmanın keyfiyle eve gidip yemek yapmaya girişiyorum. güzel bir yıl olsun, kalbiniz ritmini vursun:)

29 Aralık 2010 Çarşamba

bazen Frida olmak

Size burda kim olduklarından bahsetmeyeceğim. Zaten hiç tablolarıyla karşılaşmasanız da mutlaka Selma Hayek’in oynadığı Frida'nın hayatını konu alan filmi izlemişsinizder.
Cumartesi günü hafta içinde niyetlendiğim gibi önce Frida Kahlo & Diego Rivera’nın mini sergisini gezmek için Pera Müzesi’ne, ardından da Galata Moda standlarına şöyle bir göz atmaya gittim. Pera Müzesi yerine Pera Sanat Evi’ne gittiğim için koştur koştur yetişebildim sergiye. Bazen insan hergün önünden geçtiği yerlere bile dikkat etmiyor. günümün büyük bir kısmını “nerde buluşulacak, kaçta buluşulacak, sonrasında ne yapılacak” gibi konular nedeniyle telefonda geçirsem de, şu sıralar bu tarz kültürel faaliyetlerime eşi dostu da ortak etmekten keyif alıyor, tüm bu organizasyonları büyük bir keyifle yapıyorum. Hem tembellik etmeyip planımı gerçekleştirdiğim, hem birkaç insanın daha sergiyi gezmesine sebep olduğum, hem de Coşkun Hürsel’in ısrarıyla yine tembellik etmeyip sergiyi yazmaya başladığım için kendimi alkışlıyorum.
Sergide 40 kadar eser vardi. Tabloların pek çoğu bildiğimiz eserler. Ancak benim ilgimi tablolar ve poz verdikleri fotoğraflardan ziyade Frida’nın eskizleri çekti. dinmek bilmeyen sırt ağrıları nedeniyle büyük tuvallerde çalışamadığını biliyoruz. Neredeyse yatağa bağımlı bir hayat süren bir ressamın tablolarından çok eskizlerinin dikkat çekmesi aslında sürpriz olmamalı tabii. İnternette bakınmama rağmen aşağıdaki eskizin daha net bir fotoğrafını bulamadım. Bu kötü iphone fotoğrafı için üzgünüm.

Sağlık sorunları nedeniyle hamile kalamayacağından pek çok kez kürjaj olmuş ve bu kürtajlar da böyle yansımış sanatına. buraya tekrar döneceğim...


Özellikle şu tablosu Semiha Berksoy’un Nazım Hikmet aşkını anımsatmıyor mu size de? Aynı dönemin sanatçıları. Birbirlerinden haberdardırlar herhalde, değil mi? Bir tablo neyi anlatmak ister ya da nasıl yorumlanmalıdır bilmiyorum. Bunu geçen gün Coşkun Hürsel’le tivitleşirken bir kez daha yaşadım. Kendisi yaklaşık bir yıl kadar önce yorumlamış olduğu bir tablo’da aslında hasır şapkanın altını çizmişken, bunca zaman sonra benim kadının kıpkırmızı canlı yanaklarını hatırlıyor olmam buna güzel bir örnek. (bu arada bir yıl önceki herhangi birşeyi hatırlamam zaten mucize!)

bunu da Diego kendisinden hiç bahsetmediğim için ağlamasın diye koydum.
Aslında çalkantılı aşk hayatlarının, ağrılarının, defalarca tekrarlanan ameliyatlarının, tüm bunlara rağmen her zaman renklerin kraliçesi gibi görünmesine neden olan kendine has giyim tarzının ve saç toplama şeklinin dışında bir özelliği daha var. Bu kadar kadın kadın olan bir figürün tam bir eşcinsel gibi kaşlarını ve bıyıklarını almamış olması. Lezbiyen eğilimleri olduğunu biliyoruz ancak kendisi tam bir lezbiyen değilmiş. Aranızdan bazılarınız konuyu yine kıla tüye getirdiğimi düşünebilir. benim dikkatimi çeken Frida’nın toplumun estetik zevkinden farklı bir zevke sahip olması ve genel estetik kalıplarını reddetmesi aslında. Yani Frida’nın bakımsız bir kadın olduğu için kaşını bıyığını duvardan duvara samur halı şeklinde bıratığını söyleyemeyiz. Kendisine gösterdiği özeni, rengarenk kıyafetlerinden, renkli kurdelalarla örerek süslediği saçlarından rahatlıkla görebiliyoruz. Keşke ben de kendimi onun kadar özgür hissedebilsem diye düşündüm. Moda, tasarım gibi zevklerimizi yönlendiren ve çokça vakit ayırdığımız konular aslında özgürlüğümüzü ve biz olmamızı kısıtlayan küçücük şeyler gibi göründü bir anda gözüme.
Şimdi fotoğraftaki eskize geri dönelim. Bir kadının fiziken çocuk sahibi olamayacağını bilmesi ve bunu kabullenememesi, kabullenmeye çalışması, zaman zaman bu istekten kurtulmaya çalışması.. tüm bunlar bana kendimi ya da benim profilimdeki şehir kadınlarını hatırlattı. Aslında bizler de giderek çocuk sahibi olma ihtimalimizin düştüğünün, beraber çocuk yapmaya karar verecek erkek profilinin eksikliğinin farkındayız ve atıyoruz bu konuyu arkaya. Frida’nın çocuk yapmak istediği kocası var ancak sağlığı müsaade etmiyor. Benim sağlığım yerinde ancak kendisinden çocuk sahibi olmak isteyeceğim bir erkeğim yok. Ve bazen böyle iki kişilik isteklerim olduğu için kendimi kötü ya da güçsüz hissediyorum.
Uzun süredir yazmadığım için beni zorlayan arkadaşlar. Zorlamaya devam edin. Başlamadan önce zor geliyordu ama özlemişim.
Konuyla ilgili faydalı linkler:
http://www.peramuzesi.org.tr/sergiler/detay_sureli_sergiler.aspx?SectionID=dzSg6oYgaecNjl%2bZjYyLpQ%3d%3d&ContentID=T6tDCYQBvxxM5zu20N%2fGAQ%3d%3d 

alkol içelim, alkol konuşalım. şaka şaka artık eskisi gibi içmiyorum ama oturdum mu durmuyorm. şu Frida tasarım şişeli tekilalara bakın! Yanlış hatırlamıyorsam yeğeni ölümünden sonra üretmeye başlamış bu tekilayı. hadi ben içmeye gidiyorum. öptüm bye!

23 Aralık 2010 Perşembe

zorunlu sosyalleşmeler

akşam bizim şirketin xmas partisine davet ettiğim dostumla az önceki msn muhabbetimiz. (aynen copy-paste yapılmıştır)

X:
gelsem mi akşam kuş yaa


Magnet:
gel yeaaa
benim bir iki kurumsal müşterim de olacak onlara da ilgi alaka lazım ama kafa adamlar


X:
Y gelmiyo istersen sen git dedi
ben de kararsızım


Magnet:
valla hahaha hihihi
iş hayatıyla ilgili yalan hareketler öğrenirsin işte gelirsen
‘aayyyy cnmmm çok güzel olmuşsuuuuunnn’


X:
hahahahaaa


Magnet:
ama arkadan kuyu kazmaca
önceleri depresyona giriyordum ama
artık ben de alıştım
‘canıııımmmm ne güzel olmuşsun, ayy özlemişim’


X:
nabza göre şerbet hesabı


Magnet:
daha fazlası

13 Aralık 2010 Pazartesi

gel evimi tasarla demek istiyorum bunu yapana

kimin yaptığını bilmiyorum ama benim gibi küçük evlerde oturanlar için çok büyük bir tasarım! tablo gibi koltuğun üstüne asar, alttan üfleyerek kuruturum çamaşırlarımı.

8 Aralık 2010 Çarşamba

game over!

artık ilişkiler ve ilişememekle ilgili yazılan, çizilen, yaşanan şeylerden o kadar sıkıldım ki, birkaç defa okunmuş bir kitap gibi çoktan rafa kaldırmıştım konuyu. ne bu konularda yazılan şeylere karşı bir ilgi duyuyorum, ne de kendim benzer şeyler yazıyorum. çünkü o kısım kocaman bir boşluk. bu boşluğu bazen 2 kadeh devirdiğimde, bazen uma thurman "duygularımız olmadan hepimiz birer makineyiz" dediğinde "evrene olumlu mesajlar göndermek lazım magnet!" diyerek sevgi pıtırcığına bağlayıp, kimi zaman da "ne evrenmiş arkadaş bağır, çağır duymadı senelerdir. zaten kendimden başka da kimseyi sevemiyorum aslında" diyerekten kimi içten, kimi inanmaya çalışırken kendimi yakalayarak doldurmaya çalışıyorum. ailemden ayrılmamla beraber yavaş yavaş kendim istediğim için değil de, ailem istediği için evlenmeyi arzuluyormuşum uyanışını da yaşadıktan sonra sadece beni ilgilendiren, çözülmeden rafa kaldırmamdan ötürü kimseyi etkilemeyecek bir durum. ihtiyaç duyarsam yine raftan alıp göz atarım sayfalarına. ama çözülemeden gündemden kalkmış olması kimseyi negatif etkilemez.
birkaç gündür 20'lerimin başlarındaki ruhaliyetimi hatırlamaya çalışıyorum. kutuları açtım. eski günlükümsü karalamalarımı okuyorum. nelerle ilgilendiğimi, dünyaya nasıl baktığımı yakalamaya çalışıyorum falan. o dönemde ne kadar idealist, hedefleri ve kariyer planları olan, hırslı bir yeni mezunmuşum. uzun süreli bir ilişkinin göbeğinde -ilişki dediysem, haftanın bir günü buluşma şeklinde- en büyük sıkıntısı gece dışarı çıkarken ne uydursam acaba olan, bir yandan da ailede yaşanan krizlerden mümkün olduğunca uzak durmaya çalışan bir küçük kız. iş yerinde uğradığı ilk tacizde dünyası başına yıkılan, etrafta gördüğü aldatma, kazıklama, yalan söyleme gibi olağan durumlara şaşkınlıkla, hatta çok zaman tepki veremeyecek kadar şaşkınlıkla bakıp evde kendini ağlaya ağlaya paralayan "allam bu ne biçim dünya, batsın bu dünya" şeklinde kendini bunalımdan bunalımlara atan, nerelere kaçacağını bilemeyen gerçekten küçük bir kız.
şu sıra bu konulara neden bu kadar kafa yoruyorum biliyor musunuz? birkaç gün önce 21 yaşında Almanya'da tıp okuyan kuzenimin İzmit'te yaşayan bir hanzo ile evlenmeye ve eğitimini bırakıp Türkiye'ye dönmeye karar verdiğini öğrendik. olayın aile içindeki yansımaları, ucu bucağı gelmeyen konuşmalar, konuşamamalar, yarattığı şok, herifi gugılladıkça, fotoğraflarını gördükçe ve veriler ulaştıkça  hanzoluğu konusunda biraz daha emin olduğum halde bir kısım aile üyesi tarafından "bu işi bozacak kötü kadın" olarak görülmem yapmaktan vazgeçmeyeceğim konuşmayı tekrar tekrar gözden geçirmeme neden oldu da bu yüzden. çocukla ilgili kesinlikle olumsuz birşey söylememem gerekiyordu. her ne kadar kuzenim simitçi, kahveci, gazozcu şeklinde ayrım yapmadan takıldığı için kara kıllı Türk erkeklerinde ne bulduğunu  bir türlü anlayamadığımız avrupalı hatunlar gibi olsa da beğeni onun beğenisiydi. çocuğun sahtekarın ve seviyesizin teki olduğunu da söyleyemezdim. bu durum hem çocuğa daha çok sarılmasına, hem de aile büyükleri tarafından "evde kaldığı için küçük kardeşini çekemeyen kuzen" kimliğimin onaylanmasına izin vermek olurdu ki, sırf anneciğim üzülmesin diye bunu göze alamazdım.
izmit'in ne kadar kapalı bir yer olduğundan, oradaki yaşantısını izmit gibi bir yerde  sürdürebileceğinden emin olup olmadığından, arabasının olmamasının, minik etek giyememesinin, takma tırnak takamamasının onu üzüp üzmeyeceğini düşünüp düşünmediğenden başlayıp, en son hayatta tek görüp göreceği erkeğin o adam olması konusunda ne kadar emin olduğuna kadar sırayla güzel güzel geldik.
"abla doğru erkeği bulmak için illa herkesin 10-15 adamla çıkması mı gerekiyor? ya ben şimdi bulduysam?" sorusu hala evli olmadığınız için akrabalar arasında "herkesle gezip tozduğu için evde kalmış kız kurusu" etkisi yaptığından, 21 yaşındaki veledin bile sizin sicilinizi temiz görmediğiyle yüzleşiyorsunuz. bir kez daha ve bir kez daha. bir yanım "evlen de gör lan anyayı konyayı" derken, öbür yanım "belki caydırabilirdim" düşüncesiyle yarıda kalacak eğitime içi cız ederek ilk defa mutlu bir evliliği olan bir kadın olarak konuşmak istedi kuzeniyle. mutlu olması bile şart değildi hatta. bildiğin evlilik işte.
yıl 2010. NASA'nın son ataklarının da etkisiyle birkaç yıl içinde "merhaba ben dost" demeyi beklerken, sırf yalnız bir kadın olduğun için bacak kadar çocuk üstünde bile lafının itibarı olmuyor işte. ben böyle örümcek kafaların içine sıçayım!

23 Kasım 2010 Salı

iki cambaz bir ipte oynamaz

temsili olmayan fotoğraf

az önce uzun süredir yazıştığım ve mailleştiğim bir kadın müşterimle nihayet yüz yüze görüştük. tanışmamızın 5. dakikasında bana "burcunuz terazi mi?" diye sordu. meğer astrolojiyle ilgileniyormuş. "evet, o kadar belli ediyorum demek" dedim. "sizin burcunuz ne?" diye sordum. " asla tahmin edemezsiniz" dedi. "ikizler?" dedim. "nasıl bildiniz, astrologlar bile zorlanır burcumla ilgili tahminde bulunmakta" dedi.

sonuç: satışı yapamadım!

20 Kasım 2010 Cumartesi

mini mini tatil

yoğun ofis kavgaları ve ardından gelen gerginliklerden fırsat bulamadığım için doğru düzgün bir tatil programı yapamamıştım. tatile birkaç gün kala verilen ani bir kararla rotamı yeşil bursa'ya çevirdim ve bursa şehrimizin anlatıldığı gibi yeşil bir şehir olmadığını, sadece etrafının yeşillik olduğunu gördüm. Daha neler mi gördüm, tivitırdan paylaştıklarım dışında şunları:
şehirde araçla ulaşımın son derece kolay olduğunu, en uzak mesafeye bile yarım saatte gidilebildiğini,
uludağ yolunun kafa yapacak kadar çok virajlı olduğunu ve benim gibi vertigolulara göre olmadığını,
ipekçiler çarşısı'nın tamamen arabiklerin zevkine göre düzenlendiğini ve fiyatların son derece kazık olduğunu,
yeşil camii'nin neden olduğu bilinmese de mavi ışıklandırma koydukları için akşamları mavi camii olarak göründüğünü,
en en en iskender kebabının kebapçı iskender olduğunu,
orda Tirilye diye bir köy olduğunu,
köyün kuruluşuyla ilgili farklı rivayetler olduğunu,
yaklaşık 1300'lü yıllarda kurulduğunu,
1. derece sit alanı olmasına rağmen o muhteşem evlere pimapen yaptıranlar olduğunu gördüm. birazcık size de göstermek istedim.
şöyle bir bakkalları var mesela... 

şöyle bir iskeleleri,

italyan kasabalarındaki gibi şöyle şirin sokakları,

saçaklarındaki şu işçiliğin bile muhafaza edildiği bakımlı evleri var.

 ancak bakımsızlıktan yıkılmak üzere olan muhteşem bir okul binası ve 1300'lerden kalma bir klise de var ki, iç acıtıyor!

 şarap şişelerini şu şekilde padişah kaftanlarıyla süslüyorlar:

Türkiye'nin en yaşlı zeytin ağaçlarına sahipmişler.

 bir de eşek ölmüş.

rakı kadehleri tokuşunca güzel ses veriyormuş. balık güzel, lakin meze kötüymüş,
ayrıca havayı çekince mis gibi ciğerime doluyormuş.
çocuklugumdaki gibi akşam üzeri güneşi arkama alıp yürüyünce, bacaklarımın bu kadar uzun görünüyormuş!

botanik park'ta hiç enteresan bir bitki olmadığını, etraftaki birkaç apaçiyi ve yiyişen çiftleri saymazsak kendimi herhangi bir avrupa şehrinin herhangi bir parkında sanabileceğimi düşündüm.

bir tatil bittiğinde içime dolan hüznü başka bir tatil planı/hayali hafifletiyor sadece ve ne yazık ki bir sürpriz olmazsa uzunca bir süre tatil yok. çiçekler böcekler tuhaf bir sakinlik yarattı bende. üzülemiyorum bile.

14 Kasım 2010 Pazar

gece hayatında değişen kuralları açıklıyorum: fast forward tuşuna çoktan basılmış.

uzun zamandır - bar-cafeleri ve konserleri çıkartıksak yıllardır - club kıvamında bir mekana gitmiyordum. dün akşam depresyonda olduğunu düşündüğüm kız kardeşimin kimlerle takıldığını, nerelere gittiğini görme amaçlı gece gezmesine çıktım. bizim zamanımızda bir christal vardı, gerisi de yalandı. şimdi black, minimüzikhol, 11:11 gibi bir sürü mekan türemiş. varlıklarından haberdardım ancak gidip görmek başkaymış dostlar. raconlar değişmiş. ben de değişen raconları sizinle paylaşmak istedim. olur da giderseniz benim gibi şaşkınlık geçirmeyin diye.

1) 5 yıl öncesine kadar bu tarz mekanlara gelen kitle aşağı yukarı belliydi. etrafta benzer giyim zevkine ve stillere sahip kadın ve erkekleri görürdünüz. topuklu ayakkabı rahat dans edilemeyeceği için pek tercih edilmezdi. içeride belli saatlerden sonra bir kaç tane topuklu giyen görünürdü. onların da yaklaşınca  ya manken, ya popçu ya da jet sosyeteden biri olduğunu anlardınız.
şimdi ise durum değişmiş. içerde hem bağdat caddesi stayla, hem taksim kızı staylaları görmek mümkün. hatta faces gibi dancing öncesi demlenme mekanları bıyıklı amcalar bile ziyaret eder olmuş.
2) eskiden mekanların chill out taraflarında elbetteki bir piyasa havası vardı. bakışma, cilveleşme, telefon alma verme, sohbet etme, arzunuza göre geceyi beraber geçirme gibi sosyalleşmeler yaşanırdı. bunlar adım adım ve belli zaman aralıklarıyla gerçekleşirdi. dj setinin olduğu kısımlarda ise insanlar dans eder, öpüşür koklaşır, müzik dinler ve eğlenirlerdi.
şimdi bu durum da değişmiş. sosyalleşmeyi hızlandırmak için daha küçük mekanlar yapılır olmuş. mecburen göt göte duruyorsunuz. mecburen birilerinin mahrem mesafesine giriyorsunuz ve onlar da sizin mahrem mesafenize giriyor. hiç sohbet etmediğiniz, hatta göz göze bile gelmediğiniz biri bu sıkışıklıktan faydalanarak elini omzunuza ya da belinize atabiliyor. "noluyo be!" gibi bir tepki almazsa devam ediyor. alırsa "pardon" deyip hemen yeni bir av için gözlerini başka bir noktaya dikiyor. dolayısıyla müzik dinlemek ya da dans etmek asıl amaca giden yolda araç olmuş oluyor.  
3) eskiden biraz yüz bulunca bir drink ısmarlardı herifler. artık varlığından, orada olduğundan haberinizin olmadığı bir herif size içki ısmarlayabiliyor. içkiyi içip, herife siktiri çekmek serbest.
4) bir mekandan diğerine yolda yürürken yanınıza pıtırcık, temiz yüzlü  kızlı erkekli bir grup genç yanaşıp "küçük beyoğlu nerede, biliyor musunuz?" diye soruyorlar. siz de saf saf -hani yanında kızlar falan da var ya, kaynak yapmaya çalıştığını hiç anlamıyorsunuz- "ooo geriye doğru epey yürümeniz gerekiyor. emek sinemasını biliyor musun, o sokak işte.." gibi adres tarif ediyorsunuz. çocuk da sizi süzüp "çok uzakmış. buralarda nereye gidebiliriz peki?" derken eş zamanlı olarak kız kardeşiniz "burdan teme çıkın orda bulursunuz, hadi bakiim" deyip sizi de kolunuzdan çekiştirirken anlıyorsunuz ki boynuz kulağı çoktan geçmiş ve siz gece hayatında tedavülden kalkmışsınız. bunları bilin de olur da böyle yerlere giderseniz, benim gibi demode kalmayın diye anlatıyorum.

10 Kasım 2010 Çarşamba

                                                                  anıyoruz...

7 Kasım 2010 Pazar

deli değil sağlıklı olanı makbuldür insanın

eskinden insanların psikolojik rahatsızlıkları olması çok ayıp karşılanırdı. ayrıca kimse kafa doktoruna gitmek istemez, kendinde bir bozukluk olduğunu kabul etmek istemezdi. (kelimeyi aşağılama anlamında kullanmadım, ben de gitmiş bir insanım. bir psikolojik rahatsızlığınız varsa çevreyle uyum konusunda sıkıntılar yaşarsınız ve buna bozukluk da denilebilir) şimdi bakıyorum herkes kafa dr a gidiyor ve bunu bir güzel dillendiriyor. ruh dr.larının çok önemli bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. param olsa ben de ara sıra ziyaret etmek isterdim. ancak o kadar da sağlıksız bir toplum değiliz. insanların bu hastalıkların arkasına sığındığını düşünüyorum son zamanlarda. sığın bir hastalığın ardına. kır dök istediğini yap, herşey mübah. yok öyle yağma! bu sefer kendimi "o insanın cidden böyle bir rahatsızlığı var mı, beni mi düdüklüyor"a bağlıyorum, sigortalar atıyor bende.
bir de o kadar özenilecek birşey değil bu rahatsızlıklar. herkesin kafası karışık. daha havalı yapmıyor hastalıklar. prim vermeyin gençler böyle şeylere!

"einstein da deliydi. makbul değil mi şimdi delilik?" gibi zırvalıklar olmaması açısından temsili olarak konulmuştur. 

25 Ekim 2010 Pazartesi

bunu sürekli aklımda tutmam lazım!

erkeklerin söylediklerine değil, onları ilk gördüğüm an hissettiklerime güvenerek hareket edersem daha az hata yapacağım. hissettiklerim onların söylediklerinden daha gerçeğe yakın çıkıyor hep. ancak ben bunu iş işten geçtiği zaman hatırlıyorum. nedenini henüz keşfedemesem de ilişki içinde ilk hislerimi unutup, onların söylediklerine göre şekil alıyorum. bunu, bundan böyle yapmak istemiyorum. unutursam hatırlatın, tamam mı?

doğum günüm ölmek için ve uçmak için güzel bir gündür



1 hafta öncesinden etrafımdaki insanlarda başlayan doğum günü fokurdamaları doğum günüm geldiğinde bende buharlaşma etkisi gösterdi. konuyu uzatmamak için yine maddelerle geçiyorum:
- 00:00'da ilk arayan iş arkadaşım oldu. vaziyetin vahimliğine gel!!
- iş yerinde kuyumu kazan kadın doğum günüm için bana hediye almış. görünce yüzümün acı çeker bir hal alması "aaa ne gerek vardı!" gibi abuk bir tepki vermem gün içinde insanlara komik gelse de akşam eve gidince yine aklımı meşgul etti. hep burdan kan kaybediyorum. daha da politik, daha da kolpa olmalıyım işte! insanın 33. doğum gününde hala bunları düşünüyor olması da ayrı bir araştırma konusu tabii.
- bir gün önce zorla tanıştırıldığım ve aracılara bu işin olmayacağını açıkça beyan ettiğim facebook'tan çıkan talibimin doğum günümde etrafı güllerle çevrili 1 metrelik iki orkideyi ofisime göndermesi üzerine ofistekilere dönüp "siz organize ettiniz di mi yine gülmek için" tepkisini vermiş olmam ve not zarfını açtığımda yaşadığım dumur!
- doğum günü hediyesi dövme desenine karar veremeyen terazi
- 22 ekim akşamı kendimi eve atıp, dvdye bir film takıp şarabımı açıp, çekirdeğimi çıtladım. sanki bir filmde oynuyormuşum gibi hissettim kendimi bir an. 3 yıl önceki doğum günü dileğimi buldum. bir evim olsun, kendi kendime kutlamalar yapayım istemişim. bence evrene dileklerimizi tanımlarken çok dikkatli olmalıyız. sandığımızdan daha çok dinliyor bizi:)
- alka seltzer akşamdan kalmalığı nasıl geçiriyorsa, zaman da diğer acıları geçiriyormuş. şurdan anladım.
- 70 yaşıma geldiğimde de burada "bir subay emeklisi talibim var" demek istemiyorum ya!

21 Ekim 2010 Perşembe

kızsal dertler: kıldan tüyden sorunlar

ortalama bir insanın hayatını bölümlere ayırırken sayarlar ya, hayatının 10 yılı uyuyarak, 5 yılı yemek yiyerek.... diye devam eder. benim 32 yıllık hayatımın da herhalde 2 yılı dolu dolu kıl tüyleri temizlemeyerek ya da temizlemek için neler yapmam gerektiğine kafa yorarak geçmiştir. sırf bu yüzden ergenlik dönemimde annemden ve teyzemden nefret ettiğimi hatırlıyorum. bana böyle gereksiz genler verdikleri için. önce herbir alternatifi denersin. jilet, ağda, sir ağda, tüy sarartıcılar, tüy dökemeyiciler. en son epilasyon. sonra hepsinin işe yaramadığını, bunun da ömür boyu çekilmesi gereken bir kadın çilesi olduğunu kabul edersin. beyaz tenli iseniz ve tüyleriniz pek de sarı değilse ama tam da siyah değilse hepten sıçtınız! çağın buluşu olan lazer epilasyon da bir boka yaramıyor. ilk 3 4 seansta "ahanda bitti" diyorsunuz ama 3 yıl da devam etseniz bitmiyor, bitmiyor!
bir arkadaşım sarı tüyleri bile bitiren bir lazer epilasyon cihazından bahsedince heyecanlandım kurtuluyorum bu dertten diye. gugılladığımda gördüğüm manzara beni epeyce korkuttu. tr'de sadece 2 yerde var olan bu cihaza sahip caddedeki güzellik merkezinin sayfasında ajda pekkan'ın teşekkür mektubu vardı. fiyatları duyunca dudağımın uçuklamasından korktuğum için 1 hafta boyunca hergün aramayı bir sonraki güne erteledim. bu güzellik merkezini ne tamamen unutabiliyor, ne de arayıp randevu alabiliyordum. nihayet bugün günlerdir kafamı meşgul eden bu konudan kurtulmak için aradım. henüz dudağım uçuklamadı ama o ajda pekkanların gittiği güzellik salonuna şu halimle gidemeyeceğimi anladım.
hüsran denizinde boğulmamak için bir başkasının tavsiye ettiği sally hanson'ın ürünlerini  inceledim internetten. gayet güzel tüy sarartıcıları varmış. bu markanın tırnak ürünlerini de madonna kullanıyormuş nabeer! kumral kıllarımı sally hansen kremi ile sarartır bu sene de sarı kıllarla gezerim artık.

18 Ekim 2010 Pazartesi

kadıköy nüfus müdürlüğü dahil tüm devlet dairelerini çok seviyorum ve çalışmalarını çok takdir ediyorum

2 yıl önce bu eve taşındığımda nüfus müdürlüğüne kaydımı aldırmak için başvurmuştum. ancak apartmanın işyeri olarak göründüğünü, öyle bir yerleşim görünmediğini, gelip apartmana bakmaları gerektiğini falan söylemişlerdi. ben de bezip bırakmıştım ipin ucunu. binada 40 tane daire vardı. nasılsa birileri uğraşmak zorunda kalacaktı. bu kez uğraşan ben olmamalıydım.
kaydı bu tarafa alamadığımdan sürekli birtakım işlerim için annemlerin mahalleye gitmek zorunda kalıyorum. yine benzer bir iş çıktı. bu kez artık gidip şu kayıt nakil işini halledeyim de annemlerin muhtarlığa gitmek zorunda kalmayayım diye sabah kadıköy nüfus müdürlüğüne gittim. sıra fişi aldım. sıramın gelmesini bekledim. sıra bana geldi. nüfus cüzdanımı, 1 adet adresime kayıtlı faturamı ve sıra fişimi memura uzattım. adresimi sordu. söyledim.
- daire numaranızın 24 olduğundan emin misiniz?
- evet, tabii ki.
- apartmanda kaç daire var?
- 40'a yakın sanırım. neden sordunuz? bir problem mi var?
- apartmanda 23 daire gözüküyor.
- o zaman 23 olarak geçseniz kayıtlara, olmaz mı?
- hayır 3. kata çıkın. orası ilgilenecek.

3. kata çıktım. odada bir memur ve sanırım bir misafiri oturuyor önünde. derdimi anlattım. ekranda bir iki tıkladı.
- bugün gidin, yarın gelin.
- neden?
- ben işlemi yaptım. artık daireniz görünüyor ancak aşağıdaki arkadaşlar yarın görebilecekler.
- 2 yıl önce de benzer şeyler söylemiştiniz ben anlamıyorum. 2 yıldır hala gelip bakamadınız mı binaya?
- yok şimdi işimiz kolay. belediye girişini yapmış dairelerin.
- oh lütfetmiş valla sağolsun belediye!... neyse yarın geldiğimde kaydımı aldırabilecek miyim?
- evet.
- emin misiniz?
- tabii hanfendi. tabii..
- umarım öyle olur. aksi halde bence siz de beni görmek istemezsiniz. iyi günler!
- iyi günler.

40 daireli apartmanın 23 daire görünmesi ve benim 24 nolu dairede oturuyor olmam. Tey Allam ya! neden ben yaa?

12 Ekim 2010 Salı

haberlerden birşey anlamak için profesör mü olmak gerekiyor?

yoğunluğumdan gazete falan okuyamıyorum. 5 10 dk. haberlere denk gelirsem bakıyorum işte. anlamaya çalışıyorum neler olmuş, neler bitmiş. zaten genelde çok büyük değişiklikler olmuyor ya, neyse. ancak bir haberin aslını öğrenmem bazen sıkça gazete okuduğum ya da haber izlediğim dönemlerde bile mümkün olmayabiliyor. geçen gün yine aynı şeyi yaşadım. Emir Kusturica Antalya Altın Portakal Film Festivalini terk etmiş. konunun bütün yan kollarını kısıtlı zamanlarda izlediğim haber programlarından öğrenebildim. Bildiklerimi sayıyorum.

1- politik birşeye kızdığı için festivali terketmiş.
2- bir vakit önce Bursa İpekyol festivaline katılmış ve  terketmemiş.
3- ancak Bursa Belediyesi Kustarica'yı çağıran ajansla mahkemelikmiş.
4- Kustarica Bursa'ya "no smoking" isimli müzik grubuyla şarkı söylemesi için davet edilmiş.

hatırlayabildiklerim bunlar. ancak ısrarla bu haber çıktığında kulak kabartmama rağmen haberin özü olan "neden gittiği" sorusunun yanıtını hala öğrenemedim. konu kustarica değil benim için. konu haberciler. ya dakikalarca haber yapıyorlar ve olayın özünü söylemiyorlar. insan iki satır ekrana yazar yahu! herkes sizin gibi gündemle yatıp gündemle kalkmıyor. herbirinizin bir taraf olmasını kabul ettik. bari işiniz haberdar etmek, bilgilendirmekse onu doğru düzgün yapın!

8 Ekim 2010 Cuma

neymiş efendim, kullanmamışım!

30 kişilik S&M ekibinde bana ve birkaç arkadaşa daha big boss'tan mail geldi. zaten kendisinden ya çok iyi birşey ya da çok çok kötü birşey için mail alırız. ortası yok. şu an satışını yapmakta olduğumuz ürünü henüz kullanmadığımız tespit edilmiş. biz kullanmıyorsak inanmıyoruz ve satamıyoruz demekmiş. hedefler tutmazsa ısrarla kullanmayan bu arkadaşları satışla ilgili pozisyonlardan uzaklaştıracakmış. şöyle bir cevap yazdım: "sevgili big boss,
şu ana kadar bu yeni ürünü en çok satabilenlerden biriyim. ayrıca vakti olan deniyor. hiç düşündünüz mü henüz deneyemeyenler çalışmaktan vakti olmadığı için deneyememiş olabilir mi diye"
kafamda yazdım tabii bunu. aşağıdaki eşekli postumla pek bir uyumlu oldu!

ofiste eşek var!

iş konusunda titizimdir. biri bana bir işini emanet ettiğinde de kendi işim kadar özen gösteririm. bu sebeple olsa gerek, ofiste ne kadar izin alan, tatile çıkan kişi varsa, hepsi işlerini bana emanet etmek ister. bütün iş hayatım boyunca bu hep böyleydi. bu durumun şu ana kadar bana bir faydası oldu mu diye düşünüyorum. teşekkürler ve insanlarla iyi ilişkiler dışında sanırım olmadı. çünkü yapı olarak birine iş emanet etme konusunda ben pek başarılı olmadığımdan işlerimi hep kendim halletmeye gayret ederim. sonra da gereksiz yoğunluklar ve stresler çekerim. bu kadar da itinalı olmamak lazım belki de. eşek olana semer vuran çok oluyor.

5 Ekim 2010 Salı

işte ben böyle bir hal içindeyim

Büyükada'da boş bir salıncak

robot gibiyim. kendimi nasıl kurarsam bir süre o şekil devam edebilme yeteneğine sahibim. kurduğum yolun dışına çıkartamaz hiç birşey beni. ama o yol nereye gider diye ben de düşünmem saat alarmı kulağı boşalırken. ilk başta düşünmüş ve riskleri göze almışımdır çok zaman.
kararsızlık ve bunun sonucu olarak bir türlü tercihte bulunamama durumum da etkiliyor olabilir bu tavrımı. hazır ıkına pıkına verilmiş bir karar varken, sonuna kadar gaza basmak. zaten ben benim için en zor safhayı (karar vermek) çoktan atlamışımdır.
herşey için geçerli bu durum. mesela bir süredir işe takmış durumdayım. bir numaralı konum iş. şimdi bundan sonra ne bileyim kurban bayramı tatili olabilir mesela ya da geçmişte bıraktığım bir konuyu tekrar gündemime taşıyabilirim. Allah sağlık sıhhat versin. fani konuları düşüneyim tabii ama...
galiba daha az acı çekmek adına farkında olmadan iyice ayıpladığım Türk erkeği kıvamına soktum kendimi. kakara kikiri yap ama duygusallıktan uzak dur. o kadar benimsemişim ki durumu şimdi artık hiçbir şarkıda duygulanmaz, reglimde bile ağlamaz oldum. domuz gibiyim. birisi içimi alıp götürmüş. bulanınız olursa haber etsin.  

26 Eylül 2010 Pazar

kocama kızmam, sevgilisini yolarım!

Geçen akşam yeni başlayan dizilerden "öyle bir geçer zaman ki"yi izliyorum. kadın aldatıldığını öğreniyor. çok ağır bir psikoloji. son derece haklı durumda ve büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor. adamı paralasa yeri var. ancak ilk sinir krizi dalgasını atlattıktan sonra başlıyor kocasının sevgilisine saydırmaya.
son zamanlarda sıkça gözlemlediğim bir konu bu. bazı hemcinslerimin aldatılma konusuna bakışı enteresan. böyle bir durumda ilk muhatap sevgilindir, değil mi? yok, bu kadınlar için ilk muhatap sevgilisinin sevgilisi. hakaretler, yerli yersiz aşağılamalar ve illa ki o kadını kötü belleme ve belletmeye çalışma çabaları.
biri kavgaya hazırlanan, diğeri savaşı kazandığının zaten farkında iki kadın
bir kadın kiminle aldatıldığını merak eder. ister istemez kendini o kadınla kıyaslar. erkeğinin kendinde neyi bulamayıp, onda ne bulduğunu çözmeye çalışır. içten içe kötü olmalarını da ister. bunların hepsini anlıyorum. ancak erkeklerden daha duygusal olmamız, mantıksız olmamızı, tamamen hislerimizle hareket etmemizi ve diğer donanımlarımızı hiç kullanmamamızı, tüm bunların neticesinde sinir hastası olmamızı gerektirmiyor. bu tip ilkel kadınlara sesleniyorum: aklınızı başınıza toplayın! gerçeklerle yüzleşin. sevilmiyorsunuz. hayır sevgili kocanız yoldan çıkarılmadı. yoldan çıkmaya zaten gönüllüymüş. diğer kadına hakaret etmek, küfür etmek içinizdeki hırsı dindirmeyecek ve diğer kadını da acıtmayacak. adam da senin bu acizliğinden ve çirkinliğinden kaçıyor olabilir. bu durum sana sadece puan kaybettirir, bilesin.

13 Eylül 2010 Pazartesi

bir tatlı huzur vermeye geldim. kim ister?

ilk gece kesinlikle güneşin doğuşu kumsaldan seyredilecekti.

yaş dönümü diye birşey varmış. 30-35 gibi bazı alışkanlıkları hatta çok karakteristik özellikleri değişiyormuş insanın. nedeni de bu yaşlar itibariyle yükselen burcun daha baskınlaşmaya başlamasıymış. benim burcum terazi. yükselenim de terazi. dolayısıyla hiçbir değişiklik yaşamamam gerekiyor aslında. ancak bazı değişimler seziyorum kendimde. ben tatile 1 hafta öncesinden hazırlanmaya başlardım normalde. valiz, odanın köşesinde açık durur, aklıma geldikçe birşeyler atardım içine. bir yandan da "alınacaklar listesi" yapardım. sürekli çantamda olurdu ve aklıma geldikçe yazardım. son gün valizi kapatmadan önce bir kontrol ve herşeyim yanımda, eksiksiz çıkardım yola.
Bu kez Pazar günü çıkacağımız tatile o gün manisini yaşayan  manik-depresif tatil partnerim sayesinde cumartesi akşamı çıktık. 4 kişinin evimi basmasıyla biri havlu koydu sırt çantama, bir diğeri bikini, ben ne kadar uyumlu olduğuna bile bakamadan birkaç tayt, tshirt ve penye elbise. tabii böyle sakin sakin anlattığıma bakmayın. 2 ayak 1 pabuç durumlarından ötürü corladım bir. ama içim rahat. nasılsa salaş, sarhoş, ıssız bir tatil tasarlıyorum. aslında tasarlamıyorum bile. hiçbir beklentim yok. yeyip içip yatmak, 2 yıldır tatil yapmayan şu bedeni tertemiz sulara bırakmak istiyordum. (bknz. sabahı bekleyemeyen denize susamış beden)
döndüğümde şöyle bir düşündüm de top3 tatillerimden birini yaşadığıma kanaat getirdim. aslında fotoroman yapmak istiyordum biliyorsunuz. ancak fotoğraf makinamı unuttuğum için az fotolu çok maddeli postumla tatilimizle ilgili duygu ve düşüncelerimi özetliyorum.
- yüksek ahşap lambri tavanlı romantik bir evde kaldık. ancak geceleri farelerin kemirme seslerinin geldiği zamanlar oldu. vileda sopasıyla tıklatıp kovduk.
- ergenlik yıllarımdan sonra ilk defa 50kg oldum ve bu ilk "yattığımda bikini arasında aralık kalmayacak ve organ görünmeyecek kadar göbekli tatilim" olarak tarihime geçti.
- kılım çıktı, tüyüm çıktı, vay efendim bu bunun altına olmadı gibi dertlerin olmadığı ilk tatildi. bknz. fotolardaki kıyafetlerin uyumsuzluğu. birkaç parça eşya ile kafanın ne kadar rahat olabileceğini gördüm.
- "yağmur yağacak" diye bağıran hava durumu spikerlerine inat 1 hafta boyunca "güneşe jeton atmak" suretiylen şemsiyesiz, terlemeden ve üşümeden sere serpe güneşlenebildik.
- sörf yapamasam da yapmanın ne kadar muhteşem bir duygu olduğunu ve yapanın ne kadar seksi göründüğünü keşfettim.
- hayatımın en ucuz tatilini yapmış olmam bir kez daha bana gösterdi ki, keyif insanı olmak eşit değildir zengin olmaya.
- yürümeyi yeni öğrenmiş olan sahildeki bebek, yatmakta olan benim yanıma gelip dokunmaya başlayınca kucağıma aldım. yine minik eller bikinimin üstünü indirmeye doğru koyuldu. göğüslerim büyük ya da dikkat çekici değildir. sanırım bebeklerden önce uygun profilli baba adaylarını çekmem lazım.
- bir gece ışıklarını takip ederek bulduğumuz sahil beldesinin reina'sında (içerisi amele dolu olan şık bir kulüp) "lütfen sessiz olun" uyarısı aldık. "pardon burası gece kulübü değil mi? eğlenmeye gelmiştik biz!"
- "rahatlama tatili olsun" dedik ya, doğada olduğumuz için herkes istediği gibi geyirebildi ve osurabildi. ve en küçük bedenli olan bendenizden çıkan seslere kimseler inanamadı.
- Demir Amca gibi keyifli bir akademisyenle, Çiko Teyze gibi tavuğun bile konservesini yapacak kadar yeni şeyler deneyebilen, marifetli bir Japon'la ouzo içtik. Evlerinden güneşin batışını izledik. Erkeklerimizin yakamadığı ateşi yaktı Çiko Teyze, takdir ettik.
- Susan Miller'in verdiği romantik günler ve işle ilgili güzel haberlerin geleceği günler takvimi çatır çatış işliyor. benim için az romantizmli olmasa da "verimli seks geceleri" diye yorumluyorum suzan teyze'min yazdıklarını.
- arkalimle(bundan sonra kendisinden "arkalim" olarak bahsedeceğim. sevgilim-arkadaşım canım ciğerim) bomboş kumsalda kayık içinde romance yaşadık, şükrettik ve yine şükrettik. 
- yeni projeler geliştirdik.
- iphone'a alışma turları attım arkalim'in telefonundan ve kendisine ısındım.
- arefe günü okeyi gelen büyük projem sevincime sevinç kattı. sahilde harman dalı teptim.
- işimle ilgili pek çok şeyi hatırlamıyorum. dahili numaraları bile unutmuşum.
- yarın bütün borçlarımı kapatıyorum. kıyı göründü sanırım.
2 yıldır deniz görmemiş beden sabahı bekleyemezken
- tatilde başladığım yapılacaklar listemi tamamladım. bugün ilk tiki attım. hayırlısı.  
- tatilin bitmesinin içime koyduğu hüznü, köyde yolumu gözleyenlerin olması azalttı bir parça.
- kararında güneşlenmeyle göz rengimi ortaya çıkartacak bronzlukta döndüğüm için mutluyum.
bir de buraları ve sizleri çok özledim.

kıyafetlerin uyumsuzluğuna dikkat! bir de suyu görünce ne yapacağını bilemeyen içindeki bedene.
hoş buldum.

3 Eylül 2010 Cuma

gidiyorum bütün aşklar yüreğimdeeeee, bir kendim, bir ben

Aylardır durgun sular gibi duran ben haldır haldır koşturuyorum. Bazı mailleri yanıtlamaya fırsatım olacak mı bilemiyorum. Bu sebeple maddeli post yaparak huzurlarınızdan ayrılıyorum.
- bir hafta sakin sessiz bir tatil yapmak üzere ortalardan kayboluyorum. proje büyük olunca bir müşteriye cebimi verdim. inşallah pişman olmam, bir taraftan da Allah yüzümü kara çıkartmasın.
- bir haftadır koştura koştura yaptığım görüşmelerden gelecek haberleri sabırsızlıkla bekliyor olacağım.
- kafamda bu kadar iş varken aylardır hayalini kurduğum sakin, sessiz, sarhoş, ne giyeceğini bile düşünmeyecek kadar salaş tatilimi ne kadar gerçekleştirebileceğim, bilemiyorum.
- haftalardır aşklar olmasa da, doğru düzgün gazete bile okuyamamanın, tivitırdan kimseleri takip edememenin acısı var yüreğimde. dönünce bu gidişata son vermeyi düşünüyorum.
- bugün icra memuruyla Turkcell İletişim Merkezi'ne benim meşhur telefonun parasını almaya gittik. İcra memurluğu ne güzel şeymiş öyle! elpençe divan olup 1002 Türk Lirası 45 kuruşu cart diye çıkartıp verdiler memura. Pazartesi'den itibaren gidip Kadıköy 5. İcra Dairesi'nden kimliğimi gösterip alabilecekmişim. Para elime geçmeden inanmam.
- dönünce fotoromanlı bir post yapmak istiyorum.
- hee bir de referanduma döneceğim ama geyiğinden çok sıkıldım!
iyi ve hoşça kalın!
öptüm byee
Gossip Girl
şaka şaka:))

30 Ağustos 2010 Pazartesi

tak sepeti koluna, herkes kendi içine

sıcaklar da, yaz partileri de, benim aşırı dışlak halim de geçti. geçmeseydi kendimden korkmaya başlayacaktım zaten. geçen haftadan aldığım kararın üstüne, bir de evimin tavanının çökmesiyle tatilimi tamamen evde geçirdim diyebilirim. temizlik, temizlik...  hayatım boyunca bu kadar çamaşır yıkadığımı hatırlamıyorum. o değil de, ev döt kadar olunca yaz da olsa bir kurutma problemi oluyor.
bir lezbiyen ve bir borderline adamla gereğinden fazla vakit geçirmiş ve artık hevesimi almış olarak iç dünyamı da verdim temizliğe. Sevgili B.'nin bana taaaa Alamanya'lardan attığı kartlardan biriyle hayatımda ilk defa çizim yaptım. çok kötüdür biliyorum ama bana muhteşem görünüyor şu an. elim yönünü şaşırmış olmalı! birgün çizim yapabileceğim hiç aklıma gelmezdi. sanırım emekli olduktan sonra resim yapmaya başlayan insanları şu an anlıyorum.

şarkıyı da değiştirdim. üstü açık arabamla eylül ayında tatile gidiyorken bu şarkıyı dinliyor olacağım. http://www.dailymotion.com/video/x4v2mk_le-tone-lake-of-udaipur_music
iyi haftalar olsun. kalbiniz aşkla, cebiniz parayla dolsun...

22 Ağustos 2010 Pazar

değişmeyen sorular

kavurucu sıcaklar nihayet bitti. 1 aydır sıcak eve mümkün olduğunca geç girmek adına Moda bekçisi gibi gecede ortalama 2-3 ev gezip sabah 4'lerde eve girişime bir son vermek istiyorum gün itibariyle. kabak çiçeği açılımının sonu mahallede kimseye yalan söyleyememekle devam ediyor ki Kadıköy, balıkçı kasabası gibi küçücük bir yermiş meğer ve namınız alıp yürüyormuş.
karar vermek şu hayatta benim için en zor eylemlerden biri. hatta en zoru. o kadar ki üniversitede bile 10-15dk.lık ders aralarını "acaba tuvalete gitsem mi, gitmesem mi; derste sıkışır mıyım, yoksa sıkışmaz mıyım"la geçirip neticede bazen tuvalete girip, bazen girmeyip ama ilerleyen saatlerde bunun pişmanlığını yaşamakla geçirmiş bir insan olduğumu söylersem, konunun benim için ne kadar sınırları zorlayıcı olduğunu rahatlıkla anlatmış olurum. magnetlik de böyle başladı zaten. amaçsızca araba kullanan bir şöför yerine, hedefi olan, ulaşmak istediği durakları olan, o duraklara ulaştıkça bonus kazanan bir figür yaratmaya çalıştım kendimden. böylece hayatımı dizayn edebilecek ancak bunun sorumluluğunu da sürekli taşıyor olacaktım. bu geminin kaptanı bendim artık! başıma gelen olumlu-olumsuz herşeyin tek mimarı bendim.
1 yıldır yalnızım ve ilişki istemez bir tondayım. hatta bir süreden beri seks bile istemez olmuştum. olacaksa değişik tatlar olsundu. bir daha 30'larında yalnız bir kadın olamayacağım telaşıyla ortalama olan şeyleri kafadan reddediyordum artık. ancak böyle eğlenceli bir dönemin ardından da kuvvetli bir aşk geleceğini hissediyordum. hep öyle olur. enerjiniz değişir ve sokakta yürürken gözlerin üzerinizde dolaştığını hissedersiniz. Magnetlik yine çalıştı. An itibariyle benim bağımsızlığımdan keyif duyacak 40plus bir erkek ve bir günde gelişen, hayatını bana göre yeniden düzenlemeyi bile düşünen bir kadın flörtüm var artık. ikisi de birbirinden haberdar. ikisi de birbirine gizli rakip. bana kalırsa -ki kalır- ikisi de hayatımda bir şekilde kalacaklar. sorularım şunlar: hayatımın erkeği ne zaman karşıma çıkacak? bu adam herşeyi bana tasarlatıyormuş gibi yapıp beni kendine aşık etmeye mi çalışacak? ben bunları yiyecek miyim? daha önce yemek istemediğimi söylemiştim. buralarda sular bulanıyor işte. kesin hedef belirledikten sonra buradan evrene hazır olduğuma dair mesaj göndermek isterim.
"Hayat oburluğum geçti. hazırım!" diyeceğim günlere...

9 Ağustos 2010 Pazartesi

aşk kapıyı çalınca titrerim ve çöpsüz üzüm var mıdır ki hala?

4 gün oldu tanışalı. aslında bana ilgisini Moda'daki 40plus entel tayfanın içine girmek için kullanabileceğimi düşünmüştüm. hala da düşünüyorum. bazen böyle masum-hınzır sosyal planlar yaparım. hergün "bugün mesaj atmasın, görüşmesek daha iyi" dedim ama hergün görüştük. listeme baktım. bundan sonraki erkeğimde aradığım özellikler listesine. Bir özellik dışında diğer hepsi tutuyor. "akıl sağlığı yerinde olan ve bağımlılıkları olmayan". yaş itibariyle listeme başka maddeler eklemem gerektiğini gördüm. "çöpsüz üzüm olsun. eski-yeni eşi, coluğu, çombağı olmasın" gibi.
fotoğrafın konumuzla hiç alakası yok ama değinmeden edemedim.Türk dedik bağrımıza bastık ama bu kız robie'mizi çıtır çıtır yer.

2 Ağustos 2010 Pazartesi

kırık duş başı ve paramparça hayaller

Sıcaklardan sıvılaştığını düşündüğüm beynimle 3 gündür şu aşağıda görmüş olduğunuz 3 genç kızımıza dadılık etmekle meşgulum. Almanya’da yaşayan kuzenim ve taşşş alman arkadaşı şehrimizi gezmek üzere 1 haftalığına İstanbul’dalar. Valla öyle bir güzellik ve tazelik yanında insan kendini kötü hissedebiliyor. Sabahtan akşamlara kadar alışveriş yapmak olsun, gezmek olsun, kevgire dönmüş vücutlarına bir piercing daha eklemek olsun (kuku da bile piercing varmış!) gece çıkış saati olan takriben 23:00’e kadar beraberiz. Sonra onlar reina, crystal yollarına ben ya evime ya da biraz yorgunluğu atmak için arkadaşlarıma demlenmeye. Günü bu saatlerde bitirmeme rağmen onlardan daha yorgun ve bitap oluyorum ertesi sabah. olağanüstü bir durum değil tabii gençlik enerjisi. 5 sene öncesine kadar biz de böyleydik deyip avunuyoruz.
Epeyce ilişkiler konuşuldu etrafımda bu hafta sonu. Sevgililer, karılar, kocalar, ikinci turu dönenler, aynı anda birkaç ilişkiyi idare edenler, edemeyenler, çok aşıklar, aşkı bitmişler... O kadar tepkisizim ki, televizyon izler gibi izliyorum insanları. Arkadaşım bir sessizlik anında şöyle bir dilekte bulundu: “Magnetçim, canım arkadaşıma da Allah muhteşem bir aşk versin artık. Çok istiyorum!” O kadar içten diledi ki kocası ve benim de gözlerimiz ıslandı. Böyle bir dilek beni duygulandırır ama ben artık aşk meşk istemiyorum. Duygum yok. Bir daha geri geleceğini de sanmıyorum. ayrıca bu durum beni şaşılacak bir şekilde hiç üzmüyor. Tabii neden böyle olduğunu, bilinçaltımı da biliyorum. Aşk eşittir problem. Böyle düşündüğüm sürece de yeni birini almayacağım hayatıma. Bunu da biliyorum. Olması için “aşk eşit değildir problem” demek gerektiğini de.
Eve gittim. Duşu açtım, soğuk suyun altına atladım. Günlerdir sinyal veren duş başı hortum kısmından fırladı. Suyun tazyiki ile kıvranan hortumu tutmam birkaç saniye mümkün olmadı. Sular duşakabini de aştı ve tavan, yerler, koridor heryer sırılsıklam! Normalde bu muhabbetlerin üzerine, bir de duşbaşı patlaması yaşayan magnet duşa oturup saatlerce suyun altında hüngür hüngür ağlar. Yalnızlığına üzülür. Hak etmeyen insanlara harcadığı emeklere, zamanlara üzülür. Arka arkaya bütün negatifleri sıralar ve arabeske bağlar. “sktir” deyip hortumu tutarak duşumu almaya devam ettim. Çıktım. Müziği açtım. Gecenin bir yarısı yerleri, duvarları sildim. Sonra da yazın en sevdiğim şey olan ıslak saçlarla yatağıma serildim. Mis gibi bir uyku öncesi aklımdan şunlar geçiyordu: Acaba insanlığımı mı kaybediyorum? Neden sevgilimin olmaması beni üzmüyor? Neden bu konuda kendime bilim insanı edasıyla yaklaşıyorum? Neden yalnızlıktan bu kadar keyif alıyorum? Neden eve birini çağırdığımda sıkılmaya başlıyorum? Biri bana 2 sene önce “ben yalnızlığı çok seviyorum. Artık hayatımda kimseyi istemiyorum.”dediğinde içimden “hadi  leyynn” der, samimi olmadığını, ilişkiler konusundaki beceriksizliğini örtmeye çalıştığını düşünür hatta acırdım. Bugün acıdığım insanların durumundayım ama halimde acınacak birşey bulamıyorum. Hayatım boyunca asla yaşamadığım bu duygu beni kaygılandırıyor. O kadar da değil. Hayatımın sonuna kadar yalnız kalmak istemem elbet. Ama ne zaman aşkı çağırmak lazım? Kim uğraşacak yeni birini tanı, kendini anlat, o’na da vakit ayır, enerji harca, nazını pozunu çek, hayatı öğret... bir ton iş. Halimde bir tuhaflık mı var?
acıklı bir başlık atayım, belki o biraz duygulandırır beni dedim ama bana mısın demedi.
which one is 30plus?

30 Temmuz 2010 Cuma

seni dinlemiyorum bak

İnsanlar anılarını, hislerini, hikayelerini kısacası kendilerini anlatmayı pek bir seviyorlar. bazen öyle bir kaptırıyorlar ki, bir ortamda herkes konuşanın bir an evvel lafını bitirmesi için sabırsızlıkla bekliyor. bir kaplanın avına sinmesi gibi. herkes laf bayrağını almak için sabırsız. konuşandan sonra hemen lafı alıp hikayesini anlatmalı. lafı kapan o olmalı. olmazsa olmaz! o kadar çok kaptırmış ki, insan psikolojisini bilen, aslında dinleyen dinlemeyen ayırabilen biri bile olsa gözü görmüyor artık karşısındakinin tepkilerini. normalde ilgi göstermediğim insanların hikayelerine tahammülsüzüm. eskiden kabalık olmasın diye gülümseyerek dinlemeye çalışırdım. artık "off sıkıldım" deyip kesebiliyorum. ancak iş hayatında bunu yapmak pek mümkün olmuyor. mesela konuşan kişi müdürünüz ya da bilmem kaç zilyarlık ürün satmaya çalıştığınız bir müşteri. Mümkün değil. her türlü yavşaklığı, kibarlığı yapacan. kaçarı yok. bazen (genellikle benim için ucunda para yoksa)  o kadar daralıyorum ki, bilinçli bir yapmacık gülümseme artı hiç cevap vermeme artı cep telefonumu karıştırma gibi beden dilimle "seni dinlemiyorum" demenin aklıma gelen her yolunu kullanıyorum. bana mısın demiyor arkadaş. illa anlatacak. bir de ardı arkası kesilmiyor hikayelerin. ömrümden ömür götüren bir harekettir bu. n'olur sizler de kendi hayatlarınızda dikkat edin bu mevzuya.

28 Temmuz 2010 Çarşamba

kadın dediğin

sanırım 2009 Aralık'tı bu fotoğraflar yayınlandığında. D&G'nin 2010 İlkbahar çekimleri. Tanıyanlar Madonna hayranlığımı bilir. Ancak bu kareyi sadece Madonna olduğu için değil, sanki bir film sahnesi gibi yaşayan bir fotoğraf olduğu için de seviyorum ve fotoğrafçı Steven Klein'i de anıyorum.


yalnız D&G'nin web sitesindeki bu videoyu kaçırmışım: tık

25 Temmuz 2010 Pazar

çeyizin o senin, dokunma!

dün annemlere gittim. sanırım önümüzdeki hafta evlerinde 3 aydır devam eden tadilat bitiyor. bu süre zarfında boşanmadıklarına göre daha da boşanmazlar diye düşünüyorum. Evde herşey değişmiş, benden hiç iz kalmamış artık. Bu cümleyi eve girdiğimde dışımdan söylemişim ve babamdan gelen cevap beklenildiği gibiydi: "kızım, birkaç parça eşyanı burada bırak istersen" (nerdeyse ağlayacak) Buradan babamın hiç değişmediğini, evden gitmemi kabullenmiş olmasına rağmen asla alışmak istemediği bir durum olduğunu bizim aileyi hiç tanımayan biri bile anlayabilir. Annem beni biraz şaşırttı. Zira eve ilk çıktığımda evinde "çeyiz" adı altında alınmış 1 oda dolusu ev eşyasından zınnık koklatmamıştı bana. "hayır, onlar çeyiz. evlenmeden olmaz." ayrıca o eşyalar yüzünden senelerce üst üste oturmuştuk. çeyizler yüzünden neredeyse evde yatmaya yer yoktu! burdan da bir nefretim var zaten çeyizliklerime. bu kez gittiğimde "bak şurdaki koliler senin çeyizlikler, bir karıştır istersen var mı bir ihtiyacın" deyince bilmem kaç volt elektrik verilmiş insan gibi oldum önce. kala kaldım öööyle tavşan gibi bir süre. "Anneme bak, sonunda evlenmediğim için bana 2. sınıf insan muamelesi yapmaktan vazgeçti" dedim. Zaten moralim 10 numara, üstüne bir de annemin bu gelişimi. dokunsan ağlıycam duygu yoğunluğundan! sonra atladım kolilerin içine. inanmakta güçlük çekiyorum ama 6 takım tabak seti saydım. tencere, tava, havlu, nevresim, çetik bunların adetlerini utancımdan vermek istemiyorum. yeminle 3 ev kurulur. benim evkur'dan 15liraya alınmış cattle'ı atıp hemen yerine moulinex olanı, tencere namına ne varsa hepsini atıp tefal takımlarla dolaplarımı doldurmayı hayal ederek ayırıyorum birşeyler. bir ayırdım "ama senin var şimdi su ısıtıcın. buna ihtiyacın yok" dedi. iki ayırdım "tencerelerin güzel eskimedi bişi olmadı şimdi bu tefal takıma yazık kızım" dedi. 3 ayırdım başka birşey... "Anne yeter ya, ben bunlardan ümidi kesmiştim. madem vermeyeceksin niye ağzımı sulandırıyorsun kolileri açıp açıp" sonunda kala kala bana 3 kişilik bir yemek takımı kaldı. benimkiler çok eskiymiş. bir tek buna ihtiyacım varmış. zaten evimden 2 kişiden fazla misafir ağırlamam mümkün değilmiş. kahve fincanlarına varana kadar tam bir takımmış... daha kaç sene o eşyaların kutularda bekleyip modellerinin geçeceğini bilemiyorum. kesin kız kardeşim evlenip hepsinin üstüne konacak her zamanki gibi. bana yine simbo marka uyduruk mutfak eşyaları, bana yine dikenli taşlı yollar, bana yine kendin çalış kendin al Magnet!

24 Temmuz 2010 Cumartesi

işte geldim burdayım, ben bu işte ustayım!

en yakın arkadaşımın mahalleme taşınması ve gelmekte olan iyi bir haberin kokusu acayip heyecanlandırdı beni. kendimi tutamayıp küçük alışverişlere bıraktım. şapka, etek gibi. kadınlara en çok mutluluk hormonunu ayakkabı salgılatıyormuş. ptesi 3 aylık biriken maaşımı da alacağıma göre nike dunk skinnylerimi sipariş edebilirim. benim magnetliğimden gururlandığım şu günler sizi tabii ki ilgilendirmiyor. neden mi yazıyorum, bazı arkadaşlar blogun en başından beri negatif şeyler yazmamdan şikayetçiydi. ben mutlu olunca nasıl yazılır bilemeyenlerdenim. bu ilk deneme. çiçekler, böcekler, falan filan:)
ama hala bankalardan ve beklemekten nefret ediyorum!

not: bu akşam evde yokuz. Evde Yokuz Orkestrası'nı dinlemeye gidiyoruz.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

aa çok ayıp oturmaya mı geldin:))

n'apıyoruz? herşeye rağmen keyfimizi kaçırmayıp dans ediyoruz.
I've got that tune.
çiçekler, böcekler, kelebekler...
 falan filan :))

kafa yapan devlet dairesi



Artık hepiniz telefonla ilgili davamdan sıkıldınız, biliyorum. Ama samimiyetle söylüyorum benim kadar sıkılmış olamazsınız. O kadar sıkıldım ki artık nokia’ya bile sinirlenemiyorum. Bu sebeple dünkü koşuşturmamı başka bir algıyla anlatacağım size. Elimde karar tutanağı olmasına rağmen nokia beni hala oyalamakta, ne yeni bir telefon ne de paramı vermemekte. Her zamanki gibi tüketici amca’yı aradım. Artık sesime nasıl bir bıkkınlık yapıştıysa adamcağız “sakın magnet hanım, umutsuzluğa kapılmak yok. İlla ki alacağız hakkınızı. Hemen atlayıp gelin, icra takibine başlayalım” deyiverdi. Ofiste yoğunluk da yokken, atladım gittim ben de Kadıköy’e. Önce bana bir terapi yaptı. Bu işe duygusal olarak bakmamalıymışım. akılcı davranan bilinçli bir birey olmama rağmen, telefondaki bıkkınlık bulaşmış sesim kendilerini üzmüş. Davadan caymamdan korkmuş. “Olur mu tüketici amca” dedim. “Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın!” Ben sanıyorum yine bir dilekçe yazacak benim adıma, posta ile ilgili makama yollayacağız. Meğer adliyeye gidip bizzat teslim etmem gerekiyormuş dosyayı. C Adliyesi. Fikirtepe Gözcübaba’daymış. “Haa?” oldum duyunca. Hiç kadıköy’ün o taraflarına gitmemişim. Tarifler vs. Babamın değişiyle “allahın siktir ettiği bir memleket” olarak nitelendirilebilecek Gözcübaba’ya ulaştım. C Adliye’sini buldum ve girdim içeri.

Çocukluğumdan beri en nefret ettiğim mekanlar devlet daireleridir. Daha bebekken bile Ziraat bankası’na girince ağlamaya başladığımı söyler annem. Ağır kağıt kokusu, koşturan asık suratlı insanlar, ne kadar sıradan giyinirsen giyin o kalabalığın içinde farklı olduğun algısını zaten sen farkındayken bir de bakışlarıyla dürtükleyen yurdum insanları, ter kokuları, komik komik bağıran mübaşirler, kendini allah sanan bakışlarla cübbe yakasının üstünden insanları süzen ama eli yüzü düzgün birini görünce düşmüş çenesini toplayamayan hukuk adamları, yardımsever çaycılar ve temizlik görevlileri, masaların üzerinde duran yığınla dosyalar, fala kapatılmış kahve fincanları, çıngırdayan çay kaşıkları, telefonda annesine akşama kader’le iş çıkışı biraz dolaşacaklarını söyleyen danışmadaki dışlerinin araları kahverengi olmuş çakma sarışın kız, postane odasında dinlenen muhtemelen TRT radyosundan Zeki Müren, baygın bakışlı posta memurları, dosya teslim sırasında sürekli sıraya girmeden işlerini halletmeye kalktıkları için benden adalet zılgıtı yiyen avukat mı, savcı mı ne olduğuyla ilgilenmediğim cübbeli hukuk insanları(!), önüne geçemeyince annemin taktiğiyle totoyu bir tarafa kolumu bir tarafa dayayarak geçiş yolunu bu küçük bedenimle bile kesmem, 3 kat aşağı, 5 kat yukarı, sonra yine 2 kat aşağı... 2,5 saatte dar attım kendimi dışarı. Yolda, kendimi düşünürken yakaladım. Bu insanlarla aynı dünyada mı yaşıyoruz? Aynı ülkede mi? Aynı muhitte mi? Onların da evlerinde internet var mı? Vizyondaki filmleri izliyorlar mı? Aynı gazeteleri mi okumuyoruz? Aynı mağazalardan mı alışveriş yapıyoruz? Kıyafetleri, görünüşleri, konuşmaları, bakışları bana benzemeyen o insanların herbiri bir Aziz Nesin romanının kahramanıydı. Ben birkaç saatliğine onların yaşadığı kitaba konuk oldum sadece. Şimdi kendi yaşamıma dönebilirim.

20 Temmuz 2010 Salı

KOLPA


Az önce müdürüm yanıma geldi ve akşam bir video izleme sitesinde (hangisinde olduğunu hatırlayamıyor) pırt diye aşağıdan benim fotoğrafımın çıktığını, altında da “merhaba, ben Merve. 21 yaşındayım. Benimle sohbet etmek istiyorsan ara” yazdığını söyledi. Sapık kuzenimin 2 yıl önce facebook’tan beni bularak “erkek arkadaşımla verdiğim samimi pozları” sanki fahişelik yapıyormuşum gibi bir bayram günü babamın da bulunduğu bir aile meclisinde ifşa etmesi üzerine hassas olduğum bu konu, beni birkaç saniyelik bir sessizliğe uğratsa da, bozuntuya vermeden “e maaşları vermiyorsunuz, ben de ekstra işler alıyorum mecburen” dedim. Bir gurur bir gurur kendimle! Ben bu kolpa olaylarını düşe kalka öğrenmişim.

12 Temmuz 2010 Pazartesi

10 puandan başlayıp indirme ihtimali mi, 0'la başlayıp artabiliyor mu?

Eskiden herkesin ağzından çıkanları olduğu gibi alır, şüphesizce dinlerdim. Herkesi 10 puanla hemen hayatıma alır, zaman geçtikçe puan kırardım. Tabii genellikle de 10’dan direk 0’a şeklinde. Misal lisedeyiz. bir grup erkekle tanışmışız bilardo salonunda. Çocuklar müzik yapıyorlar. Her biri bir enstürüman çalıyor ve her biriyle birimiz flört ediyoruz. bizden birkaç yaş büyükler ve diğer bir ortak özellikleri sürekli kumaş pantolon giymeleri. Bizim ayaklar yerden kesilmiş. Çalınan şarkıları ağzımız açık dinliyoruz falan. “Kendi bestelerimiz” diyorlar. Çaldıkları şarkı da “oyunu verme anneeee”

tabii şimdi pek çoğunuza tuhaf gelecek ama o zamanlar internet yok. Özel radyolar yeni yeni açılmaya başlamış. Müthiş bir radyo dinleme hevesi var gençlerde. Serdar Ortaç’ın İstanbul FM’de, Beyazıt Öztürk’ün yanılmıyorsam Number1’da program yaptığı zamanlar. sürekli radyolar aranıp, isteklerde bulunmalar. Bir de kız lisesinde okumanın zavallılığıyla sürekli birbirimize şarkı göndermeler ve parça çalarken bütün sınıfın zincirleme olarak birbirine“radyoyu aç” çağrısı yapması. Hatta bir defasında toplu radyo dinleme seanslarından birinde Serdar Ortaç’a bağlanıp “sen kızsın di mi bak doğru söyle” demişliğimiz ve yayından alınmışlığımız vardır. Sonra bir gün kızlardan biri radyo dinlerken “oyunu verme anne” çalmaya başlıyor. Tabii ki zincirleme olarak “bizim çocuklar çalıyor, filanca kanalı aç çabuk!” şeklinde birbirimizi aramaya başladık. Sanırım herkes şarkının sonuna yetişti. Herkes kendi evinde “wauuuuw, bizim çocuklara bak hiç bahsetmediler deee” diye düşünürken DJ şarkı bitimi anonsunu yapıyor “Yaşar Kurt’tan oyunu verme anne’yi dinledik” herkes o dumurla telefonlara yapışıyor. Bu kez zincir çalışmıyor. Dedi kodu için birini yakaladın yakaladın. Yakalayamadın tüm sınıf dedi kodu yaparken sen için içini yiyerek sürekli “dııt dııt dııııt” sesini dinliyorsun. O zamanlar gugıllamak da yok. grupçak bunu çocuklara söyleyip grupçak terkettik bunları. Neyse bu olayın üzerine ortak bir karar aldık: kumaş pantolonlu erkekler yalancıdır. Kesinlikle uzak durulacak! Şimdi düşünüyorum da bir daha asla kumaş pantolonlu sevgilim olmadı.
Bu derece olmasa da hala saftıronluklar yaparım kimi zaman. Özellikle erkeklerle olan ilişkilerimde. Yalnız bir iki defadır da tam tersinin olduğunu gözlemliyorum kendimde. Kazık yiye yiye artık kimsenin göründügü gibi olmadığına o kadar inandırmışım ki kendimi adamın normal haliymiş meğer, ben saatlerdir hepimizle kafa buluyor diye düşünüyorum. “Altından neler çıkacak bunun kim bilir” diyorum. Geyik olduğunu düşündüğüm muhabbete onun kaldığı yerden geyikle devam ediyorum. Sonunda yine saftıronluk yapıyorum işte. Eskiden atıyorum 10 kişiyi 10 puanla hayatıma sokup, en azından 1 tanesini kazanıyormuşum. Şimdi herkesi 0 puanla başlatıyorum. Ama 0’la da başlanmıyor ki!

6 Temmuz 2010 Salı

ilk makyaj markam - BOURJOIS

17 yaşında çalışmaya başladım ve işim gereği makyaj yapmam gerekiyordu. hayatım boyunca yüzüme fırça değdirmemiş bir çocuk olarak tabii ki yapmak istemiyordum. Ancak üst üste aldığım uyarılarla nihayet yapmaya başladım. Yediğin önünde yemediğin arkanda tr'deki bütün kozmetik firmalarının olduğu standları dolaştım ve onca marka arasından elimi ilk attığım BOURJOIS oldu. Şeker kutusuna benzeyen allıklar, pastel tonlardaki simli farlarla bana makyajı sevdiren bir marka oldu. Hala aynı  allığı kullanıyor olmam da tam bir mark lover olduğumun açık bir kanıtı olsa gerek.

BOURJOIS'e tekrar dönecek olursak ürün kalitesi, uygun fiyatları ve benim için hepsinden önemlisi ürün tasarımlarıyla her zaman farklıydı. Ancak ülkemizde yeterince iyi pazarlanamadığı için bir dönem tamamen raflardan çekilmesine rağmen bildiğim kadarıyla hala BOYNER'de sellektif markalar arasında küçük bir standa sahip.

Bugün Markafoni'ye inanılmaz indirimle çıkmış. ben en çok yukarıdaki kolye-gloss'u beğendim. sevgilini öpüp öpüp kolyenden dudaklarını yeniden pembeleştirebilirsin!

bir de web sitelerinden bahsetmeden geçemeyeceğim. anasayfada sağ alttaki nota işaretine tıklayınca açılan yeni pembe pencereden istediğin müzik tarzını tıklayıp dinlemen mümkün.
 bi' bak istersen...